Einstein ve Tanrı: İzmir’de Bir Genç, Tanrı’yı Arıyor
Hayatın saçmalığını kavrayabilmek için bazen bir fincan kahveye ihtiyacınız olur, bazen ise Einstein’a. Tanrı’nın varlığı meselesine gelince, işte o zaman bir kahveyle derin düşünceler arasında kaybolmak yerine, dondurmacıdan aldığınız külahın bir yudumunu alırken aklınıza bir soru düşer: “Einstein Tanrı var mıdır?”
Evet, hepimiz bir noktada buna kafa yormuşuzdur. Ama gelin görün ki bu soru aslında o kadar derin, o kadar önemli ki, İzmir’de genç bir adam olarak kafamda çalkalanan fikirler, tam da Einstein’ın ve Tanrı’nın varsayımsal bir sohbeti gibi dolaşıyor. Benim gibi birinin bu konuyu ele alması bir miktar absürd olabilir ama farkında olmadan aslında çoğu şeyin birbirine ne kadar bağlı olduğunu görüyorsunuz. Mesela, evdeki eski matematik kitaplarını karıştırırken birden Einstein’ın Tanrı hakkındaki düşünceleri aklıma geliyor. Hangi biri daha derin, Tanrı mı yoksa evren mi? Kim bilir…
Einstein Tanrı Var Mıdır? Hadi Biraz Felsefe Yapalım
Tam da bu soruyu sorarken, bir gün sokakta yürürken, ya da İzmir’in o her köşe başında hayatın ritmiyle kaybolurken, kendimi “yaşam, evren ve her şey” hakkında derin düşüncelere dalarken buldum. Peki, “Tanrı var mı?” diye bir soru soruyorsanız, bunu yalnızca matematiksel bir formülle çözmek mümkün müdür?
Einstein’ın, Tanrı’yı ne şekilde tanımladığı üzerine düşündüğümüzde, aslında çok ilginç bir noktaya geliriz. Kendisi, Tanrı’nın “oyunu”nu anlamaya çalışırken, doğa yasalarını keşfetmeye adanmış bir bilim insanıydı. Yani Tanrı’yı her şeyin bir arada olduğu, karmaşık ama anlamlı bir düzenin merkezi olarak görmek istiyordu. Ya da “Tanrı, zar atmaz” diyerek, evrende bir kaosun olmadığını ima etmeye çalışıyordu.
Tabii, şimdi şöyle düşünüyorum: Eğer Einstein, Tanrı’yı “her şeyin düzenini yaratan bir güç” olarak görüyorsa, ben bu yazıyı yazarken parmağımın ucundaki ‘delete’ tuşunu kullanırken, evrenin düzenine aykırı bir şey yapıyor muyum?
Bir arkadaşım “Yok ya, Tanrı falan yok, her şey sadece tesadüf” diye bir yorum yapınca, evet, gerçekten de bazen insan “acaba doğru mu söylüyor?” diye düşündüğünde kafasını duvara çarpmış hissediyor. Hani bir varmış, bir yokmuş gibi… Ama Tanrı’nın varlığı hakkında bu kadar karmaşık düşünceler arasında, kimin ne dediğini ciddiye almak çok zor. O yüzden bir de Einstein’ın durumu var tabii.
“Evrende Tanrı Varsa, O Zaman Beni Kim Yaratmış?”
Bu tip soruları kafamda sıkça yankılayarak ilerlerken, bazen hemen ardından başıma gelen komik olayları hatırlıyorum. Diyelim ki bir gün, İzmir’de bir kafede oturuyorum. Yan masada iki kişi sohbet ediyor, biri diyor ki: “Evrende Tanrı varsa, o zaman ben niye bu kadar şaşkınım? Kim yaratmış beni?” Bunu duyar duymaz gülümsüyorum, çünkü aslında insan, bazen kendi varoluşunun anlamını bulmaya çalışırken, bir parça fazla hayal gücü kullanıyor.
Ve sonra, birden iç sesim devreye giriyor: “Bak, sen o kadar zorlanma, belki de bu kadar karmaşık şeyler yerine, senin bu kadar karışık düşünmene gerek yok. Kimse evrende olan biteni yüzde yüz anlamıyor. Einstein bile Tanrı’nın işlerini çözmeye çalışırken, dünya işlerini çözmeye çalıştı!” Bunu söylerken bile kahkahama engel olamıyorum.
Einstein’ın Tanrı’ya Yönelik Düşünceleri: Tanrı, İnsanlık ve Bilim
Einstein’ın Tanrı’ya olan bakış açısı biraz kafa karıştırıcı olabilir, ama kesin olan bir şey var: O, dinci bir kişi değildi. Din, onun için sadece bir insana ait düşünsel ve kültürel bir olgu olmuştur. Tanrı ise doğa yasalarındaki mükemmellik ve evrendeki düzenin ta kendisiydi. Einstein’ın Tanrı’yı böyle bir kavramla ilişkilendirmesi, aslında bilim ile inanç arasındaki ince sınırda gezindiğini gösteriyor.
Ve bir an için, İzmir’de bir kafede olduğumu ve bu yazıyı yazarken iç sesimin tekrar devreye girdiğini hayal ediyorum: “Yahu, Tanrı var mı diye düşünürken, neredeyse yanlışlıkla dondurmamı yere düşüreceğim, bir de utanacağım!” Evet, insan bazen derin felsefi soruların arasında kayboluyor ama o esnada hayatın absürtlüğünü de unutmamak gerek.
Sonuçta Tanrı Var Mıdır? Yine de Kafamızda Kalmaya Devam Ediyor
Sonuç olarak, Einstein Tanrı’yı doğanın bir parçası, evrenin yasalarını açıklayan bir güç olarak görüyordu. Ama ya biz? Bizim de Einstein kadar derin bir düşünce yapısına sahip olmamız gerekmiyor. Hani bir arkadaşımın dediği gibi: “Senin kafanda evrenin sırlarını çözmeye çalışmak yerine, niye dondurmayı güzelce ye, sonra iki laf et! Tanrı’nın varlığı, kahvenin tadına varmak kadar anlamlı!”
Evet, bazen mesele sadece “derin düşünmek” değil, aynı zamanda yaşamın küçük zevklerine odaklanmak da olabilir. Einstein Tanrı’yı bir anlamda doğa yasalarına bağlarken, biz de bu yasalar içinde kaybolmuş birer küçük atom gibi, günlük hayatın akışında kayboluyoruz. Ama bu kaybolmuşluk, aslında evrenin büyük sorularına dair bir tür “belki de”dir.
İç Sesimle Son Bir İtiraf
Yazıyı bitirirken bir kez daha iç sesim devreye giriyor: “Tanrı var mı? Hadi bakalım, buraya kadar okuyan insan ne diyecek? Belki de Einstein’a döneriz, ama önce şu dondurmayı bitirelim.” Sonuçta, evrenin sırları ne kadar derin olursa olsun, bazen kahvenin keyfini çıkarmak, sorulardan daha önemlidir.
İşte böyle…